مصطفى الحاج حسين - مقهى الشام... ترجمتها إلى اللغة التركية.. الآنسة: رزان قلعة جي

Şam Kahvesi

Mustafa El-Hac Hüseyin

Bu hikâye, Bayan *Rezan Kalaci* tarafından tercüme edilmiş ve gözden geçirilmiştir.

Şam Kahvesi’nin girişinde, Câbiri Meydanı’nda, Turistik Otel’in yakınında, arkadaşım Lukman’la tesadüfen karşılaştım. İçeri girdik, ekspres kahve istedik ve garsona satranç takımı getirmesini söyledikten sonra oturduk. Eğlenmek için satranç oynamaya başladık.

Elektronik parça satan satıcının faturamı hazırlamasını beklerken bir saat geçirmem gerekiyordu.

Yan masada, tiyatro oyuncusu arkadaşımız Turad Halil, yanında tanımadığım bir arkadaşıyla bizim gibi satranç oynuyordu. Selamlaştık, göz işareti ve gülümsemeyle.

Kahveye uğrayan arabaların sesi, çoğunlukla satrançla meşgul olan müşterilerin sesini bastırıyordu.

Masanın altından, Lukman ayağıyla benim ayağıma bastı. Ona baktım, o gözleriyle Turad’ın masasını işaret etti. Gözlerimi oraya çevirdim ve hemen tanıdım: sivil kıyafetli olmalarına rağmen, belinde silahları belirgin olan güvenlik görevlileri Turad’ın masasının başındaydı. Onlar, Turad ve yanındaki kişiden kimliklerini istemişlerdi. Biz de Lukman’la gizlice izlemeye başladık, satranç oynamaya devam ediyormuş gibi yaptık.

Kimlikleri dikkatle incelediler, ardından beraberlerinde gitmelerini istediler. Kalkarken Turad, kimliklerini elinde tutanlardan bize baktı, sonra adım adım yanımıza geldi, selam verdi ve dedi ki:
– Biz Askeri Güvenlik Şubesi’yiz.

Biz, kalplerimiz titreyerek cevap verdik:
– Hoş geldiniz.

Yüzümüze dikkatle bakarak sordu:

— Bu iki genci tanıyor musunuz?

Hayır diyemedik. Ya daha önceden bizi izliyorlarsa ve selamlaşıp gülümsediğimizi gördülerse? Bu yüzden Lukman’la birlikte aynı anda yanıt verdik:
– Evet.

O da son derece kibarca dedi ki:
– Bize şubeye eşlik eder misiniz? Onlar hakkında biraz bilgi almak istiyoruz.

Peki biz nasıl hayır diyebiliriz? Kim cesaret eder reddetmeye? Ya meşgul olduğunu ya da zamanı olmadığını iddia eder? Ona dedik ki:
– Evet.

Korkuyla, dehşetle, gönülsüzce, istemeyerek Lukman’la kabul ettik ve evet dedik.

Önceden Turad’a hesap ödeten garsona bizi ittiler, ve kahvehanenin merdivenlerinden aşağı indik. Orada trafik ışığında askeri araçları bekliyordu.

Turad ve arkadaşı o araca bindirildi, ama beni ve Lukman’ı sarı bir taksi aldı.

İçeridekilerden biri ön koltukta, şoförün yanında oturdu, diğeri ise arkada, benimle ve Lukman’la birlikteydi. Büyük bir korku içindeydim; çünkü elimde elektrik malzemelerinin bedeli, az miktarda param, kimliğim, yedek bir tütün kutusu ve daktiloda yazılmış şiirlerim vardı...

Ama en önemlisi, en korkuncu ve en vahimi, o gazeteydi; şiirimin yayımlandığı gazete, Kırmızı Devrim’in 70. yıldönümü kutlamasında (Sovyetler Birliği’nde) okuduğum şiirimdi.

O şiiri, bir zamanlar öldürülüp bedeni asitle eritilen şehit Farajallah El Helu’ya adanmıştı.

Bu gazeteyi bana yasaklı Halep Üniversitesi gazetesi için yayımlayan dostum Hasib Birro’ydu.

Ya şiirimi okurlarsa? Ya gazeteyi keşfederlerse? Felaket, afet... Tutuklu olan arkadaşım Misbah aklıma geldi...

Altı yılı aşkın bir süredir, Komünist İşçi Birliği’ne üye olmak suçlamasıyla tutukluydum. Komşumuz Ebu Muhammed’i de hatırladım, o da Müslüman Kardeşler olaylarının başlangıcından beri sağcı Baasçı olmakla suçlanıyor ve tutuklanmıştı.

Korku içinde titrerken, yanında sessizce oturan Lukman bana sigara uzattı; yüzü solgun ve düşünceliydi. Şu anda ne düşünüyor, bilmiyordum.

Önümüzde, şoförün yanındaki kişi bize döndü ve dedi ki:

- İzin verirseniz, kimliklerinizi verin lütfen.

Çantamı açtım, kimliğimi ona verdim, Lukman da aynı şekilde yaptı. Sonunda kendi kendime sordum:

- Bu kadar korkmamın sebebi ne, korkak? Sadece bir soru bu... Ben Trarad’ı yüzeysel tanıyorum, yanında oturanı ilk defa görüyorum, umurumda değil. Ayrıca Trarad, Sanatçılar Sendikası’nda memur, korkunç bir durumu olduğunu sanmıyorum...

Bu yüzden sakin olmam, korkmamam gerekiyordu... Sadece birkaç dakika ve her şey bitecekti.

Araç karakolun kapısına vardığında, inerken kimliklerimizi tutan kişi sert ve emredici bir tonda dedi ki:

- Şoförün parasını ödeyin.

Lukman’la birbirimize şaşkın ve hayret dolu bakışlar attık. Lukman şoföre parasını ödedi, sonra cehennem kapısından içeri girdik.

Gazeteyi arabanın ortasına atmaya çalıştım ama yanımdaki kişi beni izlediği için başaramadım... Eğer Lukman’ın yerine cam kenarına otursaydım, belki atıp kurtulabilirdim.

Her adım attıkça, içeri doğru ilerledikçe kalbim daha da sıkışıyor, çarpıntılarım hızlanıyordu.

Korku, saygı ve korkunç sessizliğin hakim olduğu tavanlı bir salona girdik...

(Trard) ve arkadaşı kapalı birçok ofis kapısının önünde ayakta duruyordu, biz de yanlarında durup birbirimize bakışıyorduk.

O, bizi kahvede takip etmemizi isteyen kişi aniden çıktı ve bağırdı:

- Duvara dönün, hayvanlar!

Aman Tanrım! Az önce bize nazikçe konuşan bu yaratık nasıl böyle döndü?

Gri boyalı duvara döndük.

Şiddetle bağırdı:

- Elleriniz yukarı, köpekler!

Dönüp ona, ben ve (Lukman)’ın ilgimiz olmadığını, buraya sadece tanık olmak için geldiğimizi hatırlatmak istedim; ama arkamdan hafif bir el gelip, duvara dayalı yukarı kaldırılmış elimden çantamı kaptı.

- Sakın arkanı dönme, kafanı hareket ettirme, yoksa üzerine basarım, maymun!

Hareket ve sesler bir süre kesildi, çevremizde dönen ayak seslerini duymadık. Cesaretimi toplayıp başımı hafifçe (Lukman)’a, (Trard) ve arkadaşına çevirmeye çalıştım. Tam o anda arkamdan keskin ve vahşi bir bağırış patladı:

- Sana demedim mi: Kafanı oynatma, ahmak!

Kamçısı sırtıma indi... Beklemiyordum, tahmin etmiyordum... Acı çektim, sızladım, inledim ve bağırdım:

- Aaahh! Ahhh!

- Sesini kes, pis domuz!

Sustum, sırtımdaki acıyı, ruhumdaki sancıyı, kanımdaki yakarışı, kalbimdeki çırpınışı, içimdeki yıkımı yuttum.

- Allah’ım! Dayanacak gücüm kalmadı... Geçmişimi hatırladım; çocukluğumda babam, amcam, hocalarım, kitabımda şeyhim, adli güvenlikte, Qabun’daki askeri polislerde, ordudaki kurslarda çektiğim dayakları, cezaları...

Bu felaket nereden çıktı bana?.. Keşke kahveye gitmeseydim!.. Keşke her zamanki gibi elektrikçi dükkanında kalsaydım, çayımı kahvemi içip siparişimi hazırlatmayı bekleseydim!.. Keşke (Saray Kahvesi)’ne, ya da (Buluşma Kahvesi)’ne, ya da (Turist Oteli)’ne gitseydim... Bu mekanların birinde mutlaka edebiyatçı bir dostuma rastlardım!..

Lanet olsun bana, (Şam Kahvesi)’ne gittiğim o ana!..

Şimdi (Ebu Mu'taz) yokluğumdan dolayı endişelenecek; beni her zamanki gibi dükkan için mal almaya göndermişti...

Şimdi diyecek ki ben (on bin lira) alıp ortadan kayboldum, dükkâna dönmedim...

Kendisini suçlayacak, bana güvendiği için, suçlayacak dostum (İbrahim)’i, onu bana tanıttığı için...

Hakkımda şöyle diyecek: Bu bir komünist, güvenilmez, umarım beni o saptırmamıştır...

Ve terk ettiğim dinime geri dönmek üzereyim, fakat tam o anda avım oldum... Tüm dostlarım bana ihanet etti: Zekeriya, Ali, Muhammed Alâeddin ve elbette İbrahim’in ortakları bu ihanette.

Birden gelen bir gürültü, yaklaşan ayak sesleri duydum; kulak kesildik, ses bize yaklaştı... Orada sürüklenen biri vardı anlaşılan... Yalvarıyor, yakarıyor, inliyor, feryat ediyor, dua ediyor, ağlıyordu...

Ve üzerine vuruşlar, tekmeler, tokatlar, şamarlar, yumruklar, çığlıklar, haykırışlar, tehditler ve öfkeli emirler yağmaya başladı:

“Yere yat aşağı, alçak! Köpek! Aşağılık! Düşkün! Domuz! Piç! Harem ağası! Namussuz! Zevksiz! Korkak! Kafir! Deist! Allah’tan korkmayan! Münafık! Düzenbaz! Yalancı! Fesat! Komünist!”

- Ayaklarına kamçı vurun! Acımayın! Anasını babasını, mezhebini, milletini, dinini lanetleyin!

Kamçı darbeleri yağmaya başladı, kamçının havada çıkardığı ıslık, çatırdama, patırtı, çığlık, hırlama ve derin bir deri çarpması sesi duyuluyordu.

Titriyordum, altımdaki döşeme titriyordu, yaslandığım duvar ellerimden akan gözyaşlarıyla ıslandı, hava kabuğunu çatlatıyor, tavan demiri çürüyordu, yankı boğazını kısıyor, ışık şişiyordu.

Gözlerimizi kapatan kumaş bezler getirdiler... Duvar yok oldu önümüzde, karanlık üzerimize çöktü, nefesimiz siyahlaştı, tükürüğümüz öldü, kanımız çekildi, bacaklarımız uyuştu.

Aniden biri elini kalbime koydu, kalbimin ayaklarının altında attığını hissetti ve bağırdı:

- Neden böyle şiddetle atıyor kalbin?! Hayırsız oğul! Neden bu kadar korkuyorsun?! Bize ne saklıyorsun?!

Boynumdan tuttu, beni şiddetle ve sertçe kendine doğru çevirdi.

Ölü bir sesle, nabızsız söyledim:
- Efendim, korkmuyorum, size hiçbir şey saklamıyorum, ben burada sadece bir tanığım. ‘Tarad Halil’ hakkında birkaç soru soracaksınız, söylediniz. Siz ve arkadaşınız geri döneceksiniz. Ben hiçbir şey bilmiyorum, yemin ederim.

Başka bir müfettiş bağırdı:
- Kaçınız İlerici Cephe partilerine üyesiniz, pislikler?!

Hiç kimse cevap vermedi, tekrar sordu:
- Peki, kaçınız Arap Sosyalist Baas Partisi’ne bağlı?

Kurtulmak, risk almak istedim; önemli olan duyulmak, çantamın içi keşfedilmeden önce, dedim ki:
- Ben.

Bağırdı ve soruyu tekrarladı:
- Sen Baasçı mısın?

- Evet, efendim.

Gözlerimdeki siyah bez parçasını kaldırdı, elimden tutup yakınlardaki bir ofise çekti… Kapıyı açtı ve içeri aldı. Ofisin içinde, masa arkasında oturan biri vardı, etrafında üç görevli daha… Cüzdanımı elinde tutuyordu, açıp içindekileri büyük, gösterişli masasına dökmek üzereydi. Masanın önünde siyah, büyük ve güzel harflerle altın varaklı bir levha vardı:
*Binbaşı Tuğgeneral (Fazlullah El-As’ad)*.

Başını bize kaldırdı, bana baktı. Beni içeri alan kişi dedi ki:
- Efendim, bu kişi kendini Baasçı yoldaş olarak tanımlıyor.

Cüzdanı boşaltmaya çalışan eli durdu, kalın ve uzun bıyıkları vardı, sordu:
- Hangi şubedesin?

Korku ve kekemelikle cevap verdim:
- Efendim, ben Birinci İşçiler Şubesindenim. Kafede oturuyordum, arkadaşım ve ben satranç oynuyorduk…

Bizden almak istedikleri bir kişi hakkında soru sordular, “Evet, tanıyoruz” dedik. Bize biraz bilgi almak için onlarla gelmemizi istediler. Buraya geldiğimizde, neden geldiğimizi unutmuş gibiydiler; bizi onun gibi muamele etmeye başladılar. Ama size yemin ederim efendim, onunla ilişkim yüzeysel, sadece birkaç selamlaşma ve merhabadan ibaret.

Binbaşı cüzdanımı masanın üzerine bıraktı ve iterek uzaklaştırdı, dedi ki:
- Senin hakkında şubenden bilgi alacağım.

Ne kadar sevindim, ne kadar mutluydum, Allah’a şükrettim ki tam zamanında onun karşısına çıktım, cüzdanımı karıştırmadı, elimden bırakıp bıraktı... Bu gerçek bir mucize, büyük bir şans.

Sonra beni ofisten çıkardılar... Kendi grubumdan kimseyi bulamadım, hol bomboştu. Beni getiren kişi başka bir odaya götürdü,

Benden üzerimdeki tüm kıyafetleri çıkarmamı, sadece iç çamaşırımın kalmasını ve giysilerimi emanete bırakmamı istedi; sonra peşinden gelmemi söyledi.

Koridor dar ve uzundu; sağımda duvar, solumda kapıları açık hücreler vardı. Sonuna kadar yürümemi emretti. Önünden geçtiğim hücrelerin sayısı beşti; içleri tutuklularla doluydu, yüzlerinde ve ayaklarında işkence ve darp izleri vardı. Son hücrenin önünde, içeri girmemi ve beni orada bırakmasını emretti.

Eşyalarımı taşıyarak içeri girdim, birkaç tutuklu vardı; yüzleri ve ayakları şişmişti. Aralarında (Lukman), (Tarad) ve arkadaşı vardı. Bana yer açtılar, (Lukman)’ın yanına oturdum.

Kesin bir sessizlik hâkimdi, burada kimse konuşamazdı; sadece bükük, gözyaşlı, kahrolmuş, şaşkın, şüphe dolu bakışlar, açık kapılı hücrenin atmosferini dolduruyordu.

Buradan çıkmak ya da dışarıyı gizlice izlemek yasaktı.

Işık, korkulu ve temkinli bir şekilde içeri giriyordu; tutuklanmaktan endişe eden biri için, bu hücreye düşmeden önce sağlam, kalın ve sıkı demir bir kafes vardı önünde.

Kesinlikle aramızda bizi gözetleyen biri yerleştirmişlerdi; bu yüzden burada kimse kimseyle konuşmazdı. Herkes kendi içine dönmüş, sessiz ve sıkı bir gizlilik içindeydi. Gözlerim etrafta dolaşıyor, şişmiş, yorgun, bitkin ve kanlı yüzler arasında o sinsi casusu arıyordu; hareketlerimizi ve fısıltılarımızı izleyen kişi...

Ama kimdi acaba? Şimdi nerede oturuyor? Buradaki herkes dövülmüş, işkence görmüştü.

Acaba Yarbay’a ne diyeceklerdi? Parti şubesindeki yoldaşlar benim hakkımda ne söyleyecek? Hâlâ…

Beni yoldaşları olarak mı görecekler? Yoksa kabul edildikten sonra hiç katılmadığımı mı söyleyecekler?
Başkomiser (Halil İskender), tümen komutanlığındaki siyasi yönlendirme sorumlusu, bana üyelik başvurusunu o zaman, Aşgarlar kursundayken sundu, kurs bittikten sonra beni kendi birimine alabilmek için.
Korkudan kabul ettim sadece… O günlerde reddetmeye cesaretim var mıydı ki?
Kurs bitti, ancak partiye katılım onayım geç geldiği için başka bir yere sevk edildim.
Günler geçti, üç yıl dört ay beş gün zorunlu askerlik görevimi tamamladım ama onay hâlâ gelmedi.
Kabul ve başvuruyu unuttum, hatta reddettiğim halde… Sonra (El-Hamdaniye) otomatik fırınında işe girdim, iki yıldan fazla bir süre geçti…

Ve bir gün fırın müdürü beni çağırdı; partiye, İşçi Birliği Birimi’ne kabul edildiğimi müjdeledi. Ben de sevinmiş ve kabul etmiş gibi davrandım.

Birliğe katıldım, ilk toplantıya katıldım. Toplantıya başkanlık eden yoldaş (Maher), kamu sektöründe önemli ve saygın bir şirketin müdürüydü. Fikirlerine itiraz ettim, tartışmaya çalıştım, onu zor duruma düşürmek istedim.
Ama o, Amerika’yı lanetlerken, pahalı Amerikan sigaraları içiyordu; bu da onu rahatsız etti. O günden sonra sadece o tek toplantıya katıldım.

Kısa süre içinde beni, sanatçılar sendikasının önündeki birliğin nöbetçiliğine atadılar. Göreve başladığım ilk andan itibaren, komünist eğilimlerimi bilen arkadaşım (Halid Halife) gelip beni gördü.
Çok kez evine gittim, onu ve kardeşini sever, sayardım.

(Mervan), işçi komünist birliğine üye olmakla suçlanarak tutuklanmıştı; o, yıllardır tutuklu olan arkadaşım (Misbah)’ın dostuydu ve beni onunla tanıştıran da oydu.
Kendimden utandım. Halid beni görmeden, orada olduğumu fark etmeden hemen üst kata çıktım, tüfeğimi teslim ettim, özür dileyip görevden ayrıldım. O günden sonra bir daha oraya dönmedim.

Yoldaş (Maher) defalarca beni çağırdı, evime haber gönderdi ama ben hiç karşılık vermedim, dönmedim.

Zindanımızın hemen dışında, karşı duvarın öbür ucunda, bir metre ya da biraz fazlası ötede, tüm zindan sakinlerine ortak olan tek bir tuvalet bulunuyordu. Kapısı yoktu.
Sürekli açık bırakılmış bir musluktan ince bir su sesi akıyor, sinir bozucu bir uğultuyla baş ağrısı yapıyordu. Musluğun altında, taharet için kullanılan küçük bir metal kap duruyordu.
Musluğa bağlı hortum yoktu. Ne lavabo vardı ne de temizlik için sabun…

Ve suyu, bu iğrenç kokulu, pis, utanç verici tuvaletten içmek zorundaydık… Mahremiyetin, perde ya da gizlenme hakkının olmadığı bu yerde, herkesin gözleri önünde ihtiyacını gidermek zorunda kalıyorduk! Bu, insanlık dışı ve korkunç bir durumdu!

Elbette zindanda halı, minder ya da yerden yalıtan herhangi bir şey yoktu. Hepimiz kavurucu sıcaktan yanmış fayansların üzerine oturuyorduk.

Burada bir sigara her şeye bedeldi. Sıcaklık, zindanı ve o siyah beton duvarları pençesine alan bir canavardı. Duvarlardan ter seller gibi akıyor, insanın direnci kırılıyor, nem ve hararet, bilinci usulca uyuşturuyordu.
O bunaltıcı sıcaklıkta, insan direnemeden sızıp kalıyordu; güneş sanki istihbaratla iş birliği içindeydi, ölümümüzün iliğine kadar sızıyor, içimizi kavuruyordu.

Ya annem burada olduğumu bilseydi? Ya babam, kardeşlerim, ya da nişanlım, o şimdi Bâb şehrinde olan sevgilim?…


Ah, bu ne kadar acı verici ve korkunç bir şey benim için! Ne dayanabiliyorum, ne de katlanabiliyorum buna…

Koridorun kapısı açıldı, anahtarın dönme sesi duyuldu. Hücremize üç kişi getirildi; bizim gibi yalnızca iç çamaşırı giymişlerdi. İçlerinden biri yaşlıydı, seyrek beyaz sakallı bir adam. Diğer ikisi gençti; biri boynunda eski bir yara izi taşıyordu ve elinde dolu siyah bir poşet tutuyordu.

Onlara eşlik eden görevli, onlarla son derece nazik ve yumuşak bir şekilde ilgileniyor, yaşlı olana "amca" diyerek büyük bir saygı gösteriyordu.

Hücrenin baş köşesine oturdular. Güvenlik görevlisi orada oturanlara kalkmalarını ve yer vermelerini emretti. Onlar da hemen çekildiler, yeni gelenlere yer açıldı.

Korku ya da panik emareleri yoktu üzerlerinde; gayet rahat biçimde konuşuyorlardı, kelimeler kesintisiz akıyordu dudaklarından…

Konuşmaları, içeri girdikleri andan itibaren hiç durmadı, hatta gülümsüyorlardı bile! Boynunda yara izi olan genç, poşetini açtı ve içinden yabancı sigara paketleri çıkardı. Sigara yaktılar, bizse onları hayret ve kıskançlıkla izliyorduk.

Biz konuşmaya cesaret edemiyorduk; yine de bazıları yavaş yavaş cesaretlenmeye başladı, fısıltılar hücreye yayılmaya koyuldu. (Luqman) bana yaklaştı ve fısıldadı:

– Allah yardımcımız olsun, dostum!

Ona anlamsız bir şey söylemek istedim ama (Tarad) ona doğru eğildi, alçak sesle bir şeyler konuştu; ne dediğini anlayamıyordum. (Luqman) başını sallıyor, bazen de fısıltıyla:

– Anladım seni... Sakin ol... Merak etme... diyordu.

Ve bu üç kişilik, bizden çok farklı olan grubun kim olduğunu öğrendik: Onlar, bir baba ve iki oğluydu. Silah kaçakçılığı yapıyorlardı. Arabalarında taşınan silah ele geçirilmiş, onlar ise kaçmış ve aracı yol ortasında bırakmışlardı… Şimdi de o silahların kendilerine ait olduğunu kabul etmeyi reddediyorlardı.

Arabalarında ele geçirilen silah gerçekten onlara aitti ya da en azından bir şekilde bağlantılıydılar. Fakat onlar, araçlarının kimliği belirsiz kişiler tarafından çalındığını, o kişilerin arabayı silah kaçakçılığı için kullandığını iddia ediyorlardı! Onlara bu çıkmazdan kurtulmaları için yardım eden birileri de vardı.

Biraz önce bizi burada bırakıp çıkan aynı görevli tekrar geldi. Elinde poşetler taşıyordu; içlerinden yayılan yoğun kızarmış tavuk kokusu açlık mağaralarımızı harekete geçirdi. Bağırsaklarımız burkulmaya, guruldamaya, içimizi yırtarcasına saldırmaya başladı.

Poşetleri onlara uzattı. Onlar da teşekkür edip, görevliyi uğurladılar. Sonra yere oturup poşetleri açtılar, iki tavuk kendilerine ayırdılar, kalan iki tavuğu ise –biz, toplamda on bir kişi olan mahkûmlara– verdiler!

Sevinçten uçtuk…

Ve onlara teşekkür ettik. Şişmiş ve uzanmış ayaklarımıza rağmen yaklaştık. İçimizden biri gönüllü oldu, porsiyonları hemen hemen eşit ve adil bir şekilde paylaştırdı.

Herkese yarım plastik bardak soğuk kola da döktüler. Minnettarlığımızı bir kez daha sunduk, onların bir an önce serbest bırakılması için dualar ettik… Gerçi yalan söylüyordum! İçimden geçirdiklerimle dilimden dökülenler tamamen farklıydı. Silah kaçakçısı, köpek soyu heriflerdi bunlar! Güvenlik görevlileri tarafından korunup kollanan, şımartılan adamlar…

Güvenlikçi onlara getirdiği tertemiz, buz gibi sudan bize tek bir yudum bile vermemişti! İçimizden biri su içmek isterse, tuvaletteki o uğultulu musluktan içmek zorundaydı.

Ama kaçakçı... "Hacı" baba, cömertliğini daha bitirmemişti. Yemeği bitirdikten ve temizliği yaptıktan sonra…

Mekân temizlendi, artıklar aynı poşetlere konuldu ve içimizden biri onları alıp tuvaletteki çöp kovasına boşalttı. Ardından o dindar adam, her birimize yemekten sonra birer sigara ikram etti ve şöyle dedi:

*– Benden ikinci bir sigara isteyen olmasın. Sayın Yarbay Fazlullah’a söz verdim; hiç kimseye bir nefes dahi vermeyeceğim. Şimdi size veriyorum, ama bu tamamen benim sorumluluğumda.*

Sigaramızı büyük bir istek ve tutkuyla yaktık; sanki karşı konulmaz güzellikteki sevgilimizle kavuşuyormuşuz gibi bir iştiyakla içmeye koyulduk.

Ama... (Tırad), sigarasını henüz bitiremeden, içeri iki güvenlik görevlisi daha girdi. Onu alıp götürdüler. Önce ellerini arkadan kelepçelediler, sonra gözlerini siyah bir bezle bağladılar. Onu çekip sürükleyerek götürdüler… Biz ise sessiz, korku dolu, dehşet içinde kalakaldık.

Sorgular başladı…
Bizi de dövecekler mi?! Tıpkı o adam gibi mi olacak?! Ellerimizi duvara kaldırmışken nasıl işkence ettilerse…
Ah Tanrım… Buna dayanamam, katlanamam, gücüm yetmez… Hayal bile edemem bana aynısını yaptıklarını…
Ölürüm… Her ne istiyorlarsa, her şeyi itiraf etmeye hazırım…
Korkuyorum… Hayır, ben korkudan ölmüşüm zaten.

Gizlice (Lukman)’ın yüzüne baktım…
Ne kadar solgun, sararmıştı… Dudakları donuk ve çatlamıştı…
Benim nazlı arkadaşım (Lukman)…
Burada kimse bilmez, kimse dikkate almaz ki sen ailenin tek oğlusun…
Diğer kardeşlerin altı kız…
Sen bolluk içinde büyümüş, itibarlı bir evin çocuğusun…
Sen ince ruhlu, nazik, hassas bir şairsin…
Usta bir buzuki çalgıcısı, oyuncu, eleştirmen…
Futbolcu ve "Zorba" dansçısı…
Sen bu çileyi hak etmiyorsun…

Söylesene dostum…
Bu melun beladan nasıl kurtulacağız?!

Sevgili dostum... asil dostum... sevgili yaratıcı dostum...
Büyük bir beladayız, hatta büyük bir felaketin içindeyiz.

Burada dakika saatten daha uzun sürer...
Zaman burada hareketsiz, ölüdür...
Burası Ölüm Meleği (Azrail)’in ikametgahı...
Burada peygamberler çarmıha gerilir...
Burada şairlerin dilleri kesilir...
Burada erkekler kısırlaştırılır...
Burada irade tecavüze uğrar...

Ailem düğün günümü belirledi...
Bir haftadan az bir süre sonra evlenecektim...
Böyle umut ediyorduk ama şimdi soruyorum:
Acaba bu hayal gerçekleşecek mi?..

Affet beni sevgilim (Haifa),
Seni kaybediyor gibiyim...
Özgürlüğümü, sevincimi, hayallerimi kaybedeceğim...
Beni unut...
Başkasına evlenme hakkın var,
Anneannen — senin annen — benim için hamile kalmıştı...
Bana söz verdi, seni doğurmadan önce, bir gelin doğuracağını...
Ve seni bekledim...

Senin doğduğun günü hatırlıyorum...
Ne çok sevinmiştim…
Büyümeni izlerdim, nasıl da serpilip gelişiyordun…
Okulda hep yaşıtlarının önündeydin,
hem güzelliğinle, hem zekânla, hem güçlü karakterinle…
Seninle gurur duyardım,
beni ne çok sevdiğini bilirdim…
Ama burada...
Bu karakolda, hayaller infaz edilir...
Sevinç gömülür...
Neşe katledilir...

(Mısbah)'ı benden önce aldılar… Yıllar önce…
Hayatın içinden kopardılar onu…
Parlayan geleceğinden uzaklaştırdılar…
Beni, büyüyene kadar bulaştırmak istemedi...
Benim bilgim yetersizdi, henüz tamamlanmamıştı…
Beni korumaya çalıştı. Hakkımda şöyle derdi:

– “Sen gevezesin… düşünmeden konuşursun… ataksın… risk alırsın… sinirlisin… fevrisin… safsın… dengesizsin… duygusalsın… kolayca kandırılırsın.”

Ve onun tutuklanmasından sonra
Korku yerleşti içime…
Korkaklık, panik, savrulmuşluk…
Hüzün ve kırılmışlık…

Tam o anda,
Belirsiz, uğultulu sesler ulaşmaya başladı kulağımıza…
Kulak kesildim…

Daha dikkatli dinledim...
Kalbim hızla çarpmaya başladı...
Nefesim kesildi...
İçimde korkunç bir donma dalgası yayıldı...
Bunlar, (Trad)’ın çığlıklarıydı... inlemeleri... yalvarışları...
Öfkeyle karışık, keskin, kalın, acımasız seslerdi,
Merhamet ve şefkat bilmeyen.

(Trad)’ın arkadaşı — kim olduğunu bilmiyorum — titriyordu...
İnce bedeni tamamen sarsılıyordu...
Burun kısmı hafifçe eğri olan yüzü çöküyordu.
(Luqman) ise...
Ten rengi daha da solmuştu,
Yüzü karanlık bir endişe bulutuna dönüşmüştü,
Büyük gözleri acıyla doluydu,
Ve gözlerinde bir karmaşa ve çaresizlik fırtınası vardı.

– İtiraf edeceğim... İstediğiniz her şeyi anlatacağım...
Allah’a yemin ederim, size hiçbir şeyi saklamayacağım.

(Böyle) bağırıyordu (Trad),
Ama aniden sesi kesildi...

Bir tutuklu dedi ki,
Şişmiş, donmuş kanla kaplı ayaklarıyla:

– Kim itiraf etmez ki?!

Şiirim... zaaf noktam.
Gazete... benim için ölümcül bir tehlike oluşturuyor.
Bana çifte aidiyet suçlaması yöneltecekler:
Hem Baasçı... hem de Komünist aynı anda!!
Ve bir yasa var...
İdam kanunu...
Bu "suçu" işleyenler için.

Bir kez daha içeri girdiler.
(Luqman)’ı istediler.
Kalbim duracak gibi oldu.
Onu aldılar... bağladılar... götürdüler.
Ve (Trad)’ı bize geri getirmediler.

Sıram geldi...
Vaktim geldi...
Ölüm anımı yaşadım.

Rabbim...
Annem...
Babam...

Şimdi gerçeğin karşısındayım...
Korkunç, acımasız, kanlı bir gerçek...
Ama yine de "gerçek".
Yalansız...
Saklamasız...
Riyâsız...
Süslemesiz.

Evet...
Bu dünya bizim değil...
Biz halkız...
Yanlışlıkla girdik buraya...
Davet edilmeden atıldık içeri...
Bize hoşgeldin demediklerini bilmiyorduk.

Doğa bize hor bakıyor...
Orman bizim burada barış içinde yaşamamızı istemiyor...
Gölgeleri altında barınmamıza izin vermiyor...

Ölüm fakirlerin kaderi...
Kölelik bizim kaçınılmaz payımız...
Yalan söylediler bize...
Filozoflar, düşünürler, özgürlük savunucuları...
Kimimiz zincirini kırabilir?!..
Kimimiz isyan edebilir?! Protesto edebilir?! Başkaldırabilir?!
Tiranlara mı "Hayır" diyebilir?!.. Zalimlere mi?!..

Ben... Umutsuzum.
Karanlığa karşı kazanamayacağız.
Evrenin son anına kadar,
Karanlık hep güçlü, yaygın, sinsi kalacak.

Ah (Misbah)...
Boşuna kayboldun... sanki hiç yoktun...

Zaman uzadı...
Ümitlendim...
Sevindim, biraz güven hissettim...
(Luqman)’dan hala ses gelmiyor.
Bu demek: dövülmedi!
Ve bu demek: umut var.

Belki bu şubeden sağ salim çıkarız...
Keşke bu olsa...
Yemin ederim... kahvehanelere gitmeyi bırakacağım.
Arkadaşlarımla sadece evlerde buluşacağım.
Kamusal yerler macera... tehlikeli...
Ve ben onlara hiç ihtiyacım yok... sonsuza dek.

Kalbimde güçlü, yüksek sesli, cesur ve net tonlu bir ses yankılandı:
- Korkma... cesur ol... sadece korkaklar tuzağa düşer... Kendine dikkat et.

Annem hep benim için dua eder, hep aynı dua ile, beni sevdiğinde:
- Allah seni zalimlerden, yöneticilerden ve hayâsızlardan uzak tutsun.

Allah’ım, annemin duasını kabul et... Onun ne kadar iyi, hayırlı, sade, nazik ve zayıf olduğunu biliyorsun... Ona benim yüzümden acı çektirme... Ben belki değersizim, ama güven hissettiğimde sana sığınıyorum... Zor ve tehlikeli zamanlarda yine sana dönerim.

Kapı açıldı, koridordan ayak sesleri duyuldu, işte (Luqman) içeri girdi, kelepçesiz, göz bağı olmadan, üzerinde hiç darp izi yoktu... Ama hüznü gitmemiş, gözleri boşluğa dalmıştı... Oturdu ve güvenlik görevlisi çıktı... Ben de sessizce fısıldadım:

Bana güven ver... Başına ne geldi?

Başını öne eğmişti, yere bakıyordu... Uzun, kıvırcık saçları terden ıslanmıştı... Sessizliği acı ve keder doluydu... Onun yüksek kahkahalarını, bitmek bilmeyen şakalarını, derin ve zekice alaylarını düşündüm... Arkadaşım, sana ne yaptılar? (Lukman) bizim hücremizde değil, daha uzak bir hücredeydi... Küçük, karanlık, yalnız bir hücrede... Ne gözyaşları sığar oraya ne de sessizliği...

Kapıyı tekrar açtılar, Allah'a yalvardım ki sıranın bana gelmesin... Arkadaşımız Tarad’a gelsin, ne olduğunu, nereye götürüldüğünü bilmiyoruz... Ama ismimi çağırdılar... İsmi duyunca etrafıma baktım, başkası gönüllü olup benim yerime gitse diye... Ama nafileydi.

Üzerime eğildiler... Beni yerden kaldırdılar... O anda Lukman’ın gözlerinde bir parıltı gördüm... Ve bana dediğini anladım... Korkma.

Zincirlerimle içeri girdim... Ve sadece beni çevreleyen karanlıkla... Onlar beni görüyor, ben ise içimdeki titremeden başka bir şey göremiyorum... Kalçamda kalın bir sopa darbəsi aldım... Sopa yere vururken çıkan sesi duyuyordum...

Ve daha önce duyduğum bir ses bağırdı bana:

- Bana partili olduğunu söyledin... Değil mi?!

Kalbim korkunun ve dehşetin cehenneminde dibe düştü... Demek konuyu öğrendi!.. Yalanımı açığa çıkardı... Vay halime... Ne cevap vereceğim?

- Evet efendim... Ben partiliyim.

- Partili mi?!... Toplantılara katılmıyor musun?!... Aylık aidatları ödemiyor musun?!... Aferin sana, yoldaş!

Ruhum bana geri döndü, iyimserlik doğdu ufkumda... Korkularımı gereğinden fazla abartmışım... Şimdi her şey daha kolay gibi görünüyor:

- Efendim... Şu anda özel sektörde çalışıyorum... Daha önce (El-Hamdaniya Fırını)'nda depo memuruydum, bu yüzden toplantılara katılmak ve bağlı kalmak benim için zordu, ama önceki tüm aidatları ödeyeceğim.

- Evet, partinin şubesindeki durumunu düzeltebilirsin... Ama...

Aniden sopayla sert bir darbe aldım ve ardından bir soru geldi:

- (Tarad Halil) hakkında ne biliyorsun?

Daha rahatladım, cevap verdim:

- Efendim, (Tarad Halil)'i arkadaşım (Lokman) sayesinde tanıyorum... (Lokman) şairdir, ben de şiir yazıyorum... (Tarad) ulusal tiyatroda oyuncu, (Lokman) ise üniversite tiyatrosunda oyuncu... Böylece tanıştık, ama yüzeysel bir tanışıklık... Yanındaki kişi ise (Tarad)'la birlikte ilk kez gördüğüm biri, onu hiç tanımıyorum.

Uyluğuma acı veren bir darbe geldi, ardından başka bir soru soruldu:

- (Komünist İşçi Birliği) ile ilişkin nedir?

- Efendim, Ulusal İlerici Cephe partilerinin hepsinde arkadaşlarım var.

O bağırdı ve sopasını başımın arkasına vurdu:

- (Cephe partilerinin) bu devlet ve hükümete karşı düşmanca örgütle hiçbir ilgisi yok!

Bilmiyormuş gibi yaptım ve dedim:

- Benim bu düşmanca örgütle ilgim yok, ilk defa duyuyorum.

Kulaklarımı tuttu, sertçe çekti; bana öğretmenim (El-Meravi)’yi hatırlattı; o kulaklarımı çekerken küçük bir taş parçasını parmakları arasında sıkar ve derdi ki:

- Ama arkadaşın (Lokman), gizli işçi birliğine üye olduğunu itiraf etti, seni de ele verdi; sen onun grubundansın, toplantılara katılıyorsun ve aidatları ödüyorsun.

- Ve Lokman, yazarlara ve edebiyatçılara broşür dağıtıyor.

Sahte bir şaşkınlık ve rahatsızlık gösterdim. Siyah göz bağımın arkasından, ofis masasının ve etrafındaki hareket eden ayakların yerini görüyordum. İlk kez subay Nofel Zuhra’nın adını ezberlediğim için gözlerimin kapatılmasının bir anlamı olmadığını düşündüm.

Dürtüyle, sanki kendiliğinden çıkmış gibi bağırdım:

- Hayır efendim, Lokman yalan söylüyor, sizi kandırdı, aldatıyor. O ne (Derneğin) üyesi, ne ben.

Acı veren bir sopa darbesiyle sırtıma bağırdı:

- Az önce Lokman senin dostundu, şimdi yalan söylüyor diyorsun, bu kadar kolay onu bırakır mısın?!

- Efendim, ben onu bırakmıyorum… ama Lokman hâlâ genç… Sizden korktu, o yüzden rastgele şeyler söylüyor, düşman bir yapıya bağlı olduğunu itiraf ediyor, ben de ortağım diye… Evet, korkuyor ve yalan söylüyor, ona inanmayın.

Ayağının masanın etrafında hareket ettiğini gördüm, hareketiyle arkasına oturduğunu anladım, alaycı bir sesle dedi ki:

- Sen şairsin, değil mi?

- Efendim, ordudayken beni beşinci tugayın şairi derlerdi, düşman İsrail sınırındaki cephede, orada hakkımda sorabilirsiniz.

Fazla alaycı bir şekilde:
- Şimdi şiirinden bana bir şeyler dinlemek istiyorum.

- Efendim, şu anki halimle şiirimden sana bir şeyler dinletemem… Şu anki durumum izin vermiyor.

Ve soğuk alayına devam etti:

- Peki, durumun ne? Şikayet mi ediyorsun? Seni rahatsız mı ettik? Seni dolaba mı astık? Tırnaklarını mı çektik? Sigaralarımızın izmaritlerini çıplak sırtına mı bastırdık?

Kırılmış bir sesle fısıldadım:
- Yorgunum efendim, lütfen.

Bir dakika sessizlik geçti, sanki bir çağdı... Sadece önümdeki büro zeminiyle konuştum, o ise ayaklarımın üstünde, yorgunluktan şişmiş çıplak ayaklarıma şiddetle güldü ve dedi ki:

- Şiirimi dinlemek istemiyorsan, o zaman sana bu şiiri dinleteyim.

Kalbim şiddetle, vahşice, güçlü ve deli gibi çarptı, beni şaşırttı ve korkuttu, Allah’ım! Sanıyordum ki kurtuluş yolundayız… Ama işler yeniden kötüye gidiyor, sertleşiyor ve eskisi gibi oluyor… Evet… İşte o, gazetede yayımlanmış şiirimi bana okuyacak...

Ve onu şehit (Feracullah El-Hilu), Komünist Parti Genel Sekreteri’nin ruhuna ithaf etmiştim… İşkence altında öldürdüler, sonra cesedini yaktılar, asit içinde erittiler.

- Bu şiiri dinle ve bana açıkça, samimiyetle, tam bir objektiflikle yorumunu ver.

- Ne diyorsun? Hazır mısın? Okumaya başlasam mı?

- Buyur efendim, seni dinliyorum.

Ölmek üzereydim, ama dinlemeye hazırmış gibi yapıyordum.

Dedi ki:

- (Hafız Esad’ın saçmalıkları, Mustafa El-Hac Hüseyin üzerine)… Sonra yüksek sesle güldü ve sordu: Bu modern şiir hakkında ne düşünüyorsun? Güzel değil mi? Yazdıklarının en güzeli değil mi?

Nefesim geri geldi… Evet… Çantamı açmadı… Gazetede yayımlanan şiirimi okumadı…

Bu da sevinç, neşe ve mutluluk sebebidir... İstediği gibi benimle ve yazılarımla alay edebilir, önemli olan çantaya dokunmamasıdır.

Burada ona katılmak ve çantayı açma düşüncesinden uzaklaştırmak istedim, bu yüzden kendimi fakir ve aptal gibi göstermeye karar verdim:

- Efendim... affedersiniz... bu şiir değil... sadece kelimeler.

O ise kahkahalar içinde bağırdı:

- Anlaşılan sen (ahmak) modern şiiri anlamıyorsun.

Allah açacak bu zindanı... açacak... çıkacağım... özgürlüğe kavuşacağım... beş gün sonra evleneceğim... ve bugün acı bir hatıra olarak kalacak.

- Efendim... böylece şiire ve modernliğe zarar veriyorsunuz.

Çevresindekilere şöyle dediğini duydum:

- Gözlerini kapatan bezleri çıkarın, kelepçelerini çözün, imzalaması için izin verin, sonra eşyalarını teslim edin.

Ve bana şöyle dedi:

- Bir daha asla kahvehaneye gitme diye seni uyarıyorum.

Biz çıktık... Ben ve (Lukman)... Ve tiyatro oyuncusu (Tarad Halil) ile arkadaşı hala oradaydı.


* Mustafa El-Hac Hüseyin.

تعليقات

لا توجد تعليقات.
ملفات تعريف الارتباط (الكوكيز) مطلوبة لاستخدام هذا الموقع. يجب عليك قبولها للاستمرار في استخدام الموقع. معرفة المزيد...